| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Kitap Kurtlarının Buluşma Noktası

Yazılar arşiv 06.2008 Other entries in 2008-06 resimler , videolar
 

Berber Masalı

   Kare 1                  Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...
Pireler berber iken, develer tellal iken...

Saçım uzadı berbere gittim. Pire, hoplaya hoplaya kesti saçımı. Çok çirkin oldu saçım. Hiç beğenmedim. Bir güzel söylendim pireye. Daha da kızacaktım... ... ama sokaktaki çocuklar, tellal geliyor, tellal geliyor diye bağrıştılar. Hepimiz fırladık dışarıya...Gelen Deve Tellal'dı; tellaldi ama, hem sağır, hem dilsizdi. Takıldım devenin peşine. Ola ki, önemliydi diyemedikleri....Az gittim, uz gittim. Hem hızlı gittim. Öyle hızlı gittim ki, Uz'a hemencecik geliverdim. Annem de oradaydı !!! Beşikten düşeceğine, takıldı peşime. Yatma zamanı, hadi yatağa diye, başladı beni kovalamaya. Ben kaçtım, o kovaladı; ben kaçtım o yoruldu, yavaşladı...... Az gittim, çok gittim. Dere tepe düz gittim. Bir de ne göreyim? Koskoca bir kapı, önünde koskoca bir eşik. Öyle büyüktü ki eşik, babam bile düşerdi. Ben düşmedim, eşiği geçtim, kapıya eriştim. Kapının kulpu çok yüksekti, yetişip açamadım. Pire Berber'i aradım. ''Ah, Pire Berber burada olaydı, hoplayıp kapıyı açaydı'' dedim. Dememle Biro Bombom geldi, kapıyı açtı, hopladı gitti.Kapının ardı, şimdiye kadar gördüğüm en güzel yerdi. Kapının ardı, uçsuz bucaksız masallar ülkesiydi !!!Uzun uzun gezindim. Dereler, tepeler geçtim, başı dumanlı karlı dağları aştım. Hiçbir masala giremedim ... Çocuklar gördüm, ellerinde kitaplar. Kitapları okuyor yollarını buluyorlardı. Ben okuma yazma bilmiyordum, yolumu bulamadım...Çocuklar gördüm ninelerinin elini tutmuş. Nineleri, onları okşaya okşaya yolu gösteriyordu. Yatağımda olaydım, ninem bana masal anlataydı, ben de yolumu bulaydım, diye ağladım...Kimse silmedi gözümün yaşını. Ben de vazgeçtim ağlamaktan, düştüm yollara. Az gittim, uz gittim. Çok, çok uzun yol gittim. Hiç, ama hiç bir masala giremedim. Canım sıkıldı, çok da yoruldum !Ne yapsam, ne etsem; ben bu işi nasıl çözsem, diye düşünürken, Keloğlan'a rastladım. ''Ona sorarım'' dedim; Keloğlan da, okuma yazma bilmiyordu. Üstelik anası onu ''hiç'' almaya göndermişti; ama o yolunu düşünür taşınırken annem bana yetişti. ''Hadi bakalım yatağa'' dedi, Dedi ama, Keloğlan'ı duyunca, yemeğe tuz koymadığını, hem de ocakta unuttuğunu hatırladı, geri döndü.Annem döndü, ben yürüdüm. Az gittim, uz gittim. Kınalı kekliklerle dost oldum, telli turnalardan haber sordum, ceylanlarla yarıştım, tek gözlü devlerle dövüştüm, serin pınarlardan kana kana su içtim...Sonunda, yemyeşil, çiçekli bir ovaya vardım. Bir de, ne göreyim? Bir yanda, prensle prenses birbirlerine sarılmış, gülümsüyorlar; Öte yanda çocuklar kerevete çıkmış, gökten düşen elmaları yiyorlar. Anladım ki, ben masalın sonuna varmışım. Çok yorulmuştum, kerevete iliştim. Elmamı yedim, uyudum...

Rüyamda çok güzel bir masal gördüm...

Etiket :berber , güzel , keloğlan , masal , rüya
Winx.Club
11 Haziran 2008
12:03
Yorumlar :2
 
 
 
 

En Değerli Hazine

EN DEĞERLİ HAZİNE

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkelerden birinde Hasan, Osman, Ali isimlerinde üç kardeş ve babaları yaşarmış. Bir gün sohbet ederlerken babaları:
- Ben gençken tüm ülkeyi dolaşmıştım. Gezdiğim, gördüğüm yerleri hiç unutamadım. Aradan bunca zaman geçti. Neler değişti, neler aynı, çok merak ediyorum, demiş.
Hasan:
- Biz de hep kasabamızın dışındaki yerleri merak edip duruyoruz. İzin verirsen üç kardeş ülkemizi gezip görelim, sana gördüklerimizi anlatırız.
- Sizden ayrı kalmaya dayanamam ki, demiş babaları.
- Eğer üçümüz de ayrı yönlere gidersek, altı ay içinde tüm ülkeyi gezer döneriz demiş Ali.
Babaları oğullarının heyecanla baktığını görünce, isteklerini kabul etmiş. Yolculuk hazırlıklarına başlamışlar. Yanlarına biraz altın, biraz da yolluk yiyecek almışlar. Babalarının elini öperken "Altı ay sonra mutlaka döneceğiz" demişler. Atlarına binerek köyden çıkmışlar. Yol ayrımına geldiklerinde Hasan kuzeye, Osman doğuya, Ali de batıya yönelmiş.
Aradan bir ay geçmiş. Babaları bahçede odun kırarken Osman'ı karşısında bulmuş bir anda:
- Hoşgeldin gözümün bebeği hoşgeldin, çok da tez geldin demiş.
- Hoşbuldum beybabam. Az dolaştım çok buldum. Bir sandık altınla döndüm.
Babası başka bir şey sormamış, sandığı alarak bir odaya kilitlemiş. Aradan bir ay daha geçmiş, bu sefer Hasan eve dönmüş. Babasının elini öpüp başına koymuş. Babası:
- Hoşgeldin gözümün bebeği hoşgeldin çok da tez geldin, demiş
- Seni özledim, erken döndüm. Gelirken de bir sandık elmas getirdim. Babası birşey sormadan elmasları da altınların yanına kapatmış.
Aradan dört ay geçmiş. Babaları ve abileri her gün Ali'nin dönmesini bekliyorlarmış. Babaları bir gün iki oğlunu yanına çağırmış:
- Oğullarım, siz evden ayrılmanızdan bu yana iki mevsim geçti. Siz döndünüz ama Ali dönmedi. Ondan bir haber de çıkmadı, demiş.
Hasan:
- Ben yola çıktığımda yollarda haramiler vardı. Atımı hep kuytuda sürdüm. Gündüz saklandım gece dolaştım. Bir sandık hazine bulunca da eve döndüm. Belki Ali'yi haramiler yakalamıştır, demiş.
Osman ise:
- Benim gittiğim yönde ise bir ejderha nam salmıştı. Halktan çaldığı altınları sarayına kilitler, yakaladığı insanlara türlü işkenceler edermiş. Ben birgün bir sandık elmas bulunca, ejderha yakalar diye korktum hemen eve döndüm. Belki de Ali'yi ejderha yakalamıştır, demiş.
Babaları sessizce düşünmekteymiş. İşte tam o sırada kapı vurulmuş, gelen Ali imiş. Babasının elini öpmüş, ağabeyleriyle sarılmış.
- Bunca zaman ne yaptın anlat hele, demişler. Ali anlatmaya başlamış:
- Yola çıktığımda yolumu bir harami çetesi kesti. Tüm varımı yoğumu, atımı aldılar. Eve dönmeye karar verdim. Yolda bir kuyudan su çekerken kuyuda
haramilerin hazinesini buldum. Onları çıkarttım. Eve getirecektim ama haramilerin onları halktan çaldığını anlayınca, en yakın köye gittim. Köylülerin yardımı ile hazineyi taşıdık ve halka dağıttık. Beni baş asker seçtiler. Sonra haramilere savaş açtık, onları yendik. Kazandığımız hazineleri aramızda paylaştık.
Komşu şehirlerden bir haber geldi; bir ejderha halkın parasını toplayıp sarayında saklamakta ve halk yoksulluktan inlemekteymiş. Onlara yardım etmeye karar verdik. Komşu şehirle güçlerimizi birleştirdik. Ejderha bizi karşısında kalabalık görünce, hepimizle başa çıkamayacağını anladı, sarayı bıraktı kaçtı. Saraydaki hazineleri de halka dağıttık. Sonra ben eve dönmeye karar verdim. Ama halk beni bırakmadı. 'Sen bizim beyimiz ol' dediler. Ben de sizi görmeye gelebilmek için bir hafta müsaade istedim.
Üç gündür yoldayım. Yarın sabah dönmek için yola çıkmam gerekiyor.
Ali anlatmayı bitirince Osman ayağa kalkmış:
- Baba müsaaden olursa benim getirdiğim hazineyi de bizim kasabadaki yoksullara dağıtalım, demiş.
Hasan:
- Benim getirdiğim elmasları da dağıtalım herkese, diye eklemiş.
Babaları evlatlarına bakmış:
- Hazine sadece altın, elmas değildir. Sizler gibi oğulları olması, bir baba için en büyük hazinedir, demiş.

Etiket :altın , değerli , hazine , mücehver , çok
Winx.Club
11 Haziran 2008
12:00
Yorumlar :1
 
 
 
 

Bülbül İle Hükümdar

BÜLBÜL İLE HÜKÜMDAR

Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş.
Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; "Bu ne demek oluyor şimdi?" demiş, "Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?"
Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; "Söyle bakalım" demiş, "saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; "Bağışlayın efendim!" Vezir: "Çabuk onu bulun bana!" diye bağırmış.
Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış.
Vezir çare olarak, hükümdara "Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek" demiş.
Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve "Hayır, bu olamaz! Bunu bana güvendiğim birisi söyledi. Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım" demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; "Aradığınızı burada bulamazsın!" demiş "ama isterseniz ben sizi onun yanına götürürüm."
Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar.
Bülbülün yaşadığı yere gelince; "Küçük bülbül!" diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, "Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak" demiş.
Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler.
Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şakıya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle "dile benden ne dilersen!" demiş. Bülbül "en güzel hediye, sizi mutlu görmek" diye cevaplamış onu.
Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış arada bir.
Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış.
Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozuluvermiş. Hükümdar bülbülün sesine öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen.
Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış.
Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş.
Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş.
Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.
Etiket :bülbül , hükümdar , ses , şakımak , şehir
Winx.Club
11 Haziran 2008
11:57
Yorumlar :0
 
 
 
 

Kurt İle Keçi

KURT İLE KEÇİ

Var idi, yok idi. Yeryüzünde bir keçi ile bir koyun var idi. İkisi, aç oldukları için kırda dolaşıp yayılmaya çıktılar. Bir kurda rastladılar. Korkup, durdular. Kurt:
- Koyun kardeş seni yiyeceğim, dedi.
Bunun üzerine koyun kurda:
- Önünde hazır durmuşum, istersen ye beni. Ancak senden bir ricam var: Beni şimdi yeme. Önünde biraz oynayıp, birazcık pehlivanlık edeyim. Beni ondan sonra ye, dedi.
Kurt da "pekiyi" diyerek, koyunun isteğini kabul etti. Koyun sağdan sola, soldan sağa zıpladı. Bir taraftan bir tarafa koştu durdu. Kurt ise hep böyle koyunun çevresinde dolanarak, onu seyretti. Koyun da şöyle yaptı, böyle yaptı; sonunda bırakıp kaçtı. Kurt bekledi, bekledi.. Fakat koyun dönüp gelmedi. Kurt aramaya koyuldu ise de, koyunu bulamadı.
Bu yüzden kurt gelip keçiye:
- Keçi kardeş seni yiyeceğim, dedi. Keçi:
-Beni nasıl yiyeceksin, tek beni yersen eline ne geçer? Benim iki yavrum var. Onlar da mağaradadır. Bırak beni gideyim, onlara süt emzireyim. Yavrularımı da yanıma alıp getireyim, hepimizi birden ye. Ta ki beni yedikten sonra yavrum kalmasın yahut yavrularımı yedikten sonra, ben kalmayayım.
Kurt "pekiyi" dedi. Keçi gitti, dağa girdi. Yavrularını emzirdi. İkisini de yanına alıp, uzaklaştı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat keçi de gelmedi. Kurt kalkıp yola düştü, keçiyi dağ tepe aramaya koyuldu. Bütün çabalarına rağmen keçiyi bulamadı. İkisini de elden kaçırdığını anladı. Sonra bir mağaraya geldi, içeri girdi. Mağarada bağlı bir at gördü. Kurt:
- At kardeş yerim seni, dedi. At:
- Beni yiyebilmen zordur. Sen ki ufak bir kurtsun, benim gibi kocaman bir atı nasıl yersin? diye cevap verdi.
Kurt ise:
- Yerim, dedi. At:
- Pekiyi, istersen beni ye. Yalnız, nalıma beratım** yazılıdır, dedi. Kurt:
- Nalın nerededir? diye sordu. At:
- Ayağımın altındadır, dedi. Kurt da:
- Ayağını kaldır da bakayım, dedi.
Bunun üzerine at ayağını kaldırdı. Kurt atın nalındaki beratı görmek için eğildi.
Bu durumdan istifade eden at, alnına bir tekme vurmakla birlikte, kurdun kafasını parçaladı. Kurt yere yığıldı, düştü. Can çekişirken başına gelen işleri, sızlanarak söylenmeye başladı:

Gittin gördün bir koyun
Ye, kalsın kuru boyun
Neyine oyun, moyun
Pehlivanlık mı edeceksin?

Gittin gördün bir keçi
Ye kalsın kuru ayakçığı
Neylersin ikiyi üçü
Çobanlık mı edeceksin?

Geldin gördün bir at
Ye de yanında yat
Neyine berat, merat
İstanbul'a mı gideceksin?

Bunları söyledikten sonra kurt can verdi. Koyun kurtuldu. Keçi de kurtuldu. At da kurtuldu.
Ben de gittim bana üç elma verdiler: Biri masala, biri masalı anlatana, biri de masalı dinleyenlere.
Etiket :at , keçi , koyun , kurt
Winx.Club
11 Haziran 2008
11:55
Yorumlar :0
 
 
 
 

Tıkır Top

                                                                                        Tıkır Top

Burası yuvarlaklar ülkesi. Öykümüz burada geçiyor.Yuvarlaklar ülkesindeki herşey, ama herşey yuvarlaktı. Evler, arabalar, ağaçlar hatta insanlar bile.Yuvarlaklar ülkesindeki çocukların en çok sevdiği oyuncaklar toplardı. Çocuklar toplarını havaya atıp tutarlar, yerde sıçratırlar ve bu oyundan çok hoşlanırlardı.Bazen topları sırtlarına koyup, düşürmemek için kaplumbağa gibi yavaş yavaş yürürlerdi. Bazen de koltuklarının altına sıkıştırarak yürümeye çalışırlardı.Hele topları bacaklarının arasında tutarak yürümeye çalıştıklarında çok eğlenirlerdi. Ancak aralarında bir top vardı ki; bu top hiç mi hiç gülmeyen mutsuz bir toptu.Bu üzgün topun adı TIKIR TOP idi. TIKIR TOP bütün topların içinde en küçük olanıydı. Küçük bir top olmak, ona çok yakışıyordu. Fakat, TIKIR TOP bu halinden hiç memnun değildi. Küçük olduğu için, hiçbir işe yaramadığını düşünüyordu.Bir gün yuvarlaklar ülkesinde heyecanlı bir olay yaşandı. Çocuklar ormanda dolaşırken tık tık, tık tık, tık tık, diye bir ses duydular. Çocuklar bu sesin nereden geldiğini anlamak için çevrelerine bakındılar.Evet tık tık, tık tık, tık tık diye duydukları ses , bu borunun içinden geliyordu.Çocuklar borunun içine baktıklarında, içerde parlak bir şey olduğunu gördüler. Bu parlak şeyin ne olduğunu anlamak için bakın neler neler yaptılar!!!Önce kollarını borunun içine uzatarak, bu parlak şeyi çıkarmaya çalıştılar. Fakat başaramadılar.Sonra "bacaklarımız, kollarımızdan daha uzundur" dediler ve bacaklarını borunun içine sokarak, bu parlak şeyi almaya çalıştılar. Ama, bu kez de başaramadılar.Şimdi de borunun bir ucundan üfleyerek onu çıkarmayı deniyorlar. Bakalım, bu parlak şeyi çıkarmaya nefeslerinin gücü yetecek mi? Hayır, bu da olmadı!Fakat, ne olursa olsun, borunun içindeki bu parlak şeyi dışarı çıkarmaları gerekiyordu. Çünkü artık meraktan yerlerinde duramıyorlardı. Bu arada basketbol topunun aklına bir şey geldi. "Ben bu borunun içine girip yuvarlanırsam, benimle birlikte bu parlak şey de dışarı çıkabilir." dedi. Herkes bu fikri çok beğendi. Ve basket topu...yuvarlandı, yuvarlandı. O da ne? Basket topu borunun ucuna geldiğinde korkunç bir ses duyuldu. Gümm! Basket topu, o koca gövdesiyle borunun içine giremedi. "Keşke daha küçük bir top olsaydım" dedi ve "küçük top, küçük top, küçük top" diyerek oradan uzaklaştı. Acaba böyle acele acele nereye gitti?Basket topu az sonra TIKIR TOP ile birlikte geldi. "İşte size yardımcı olabilecek kurtarıcınızı getirdim. Ancak TIKIR TOP gibi küçük bir top bu borunun içine sığabilir" dedi.TIKIR TOP önce biraz nazlandı "Ben küçük bir topum, bu işi beceremem" dedi. Fakat herkes: TIKIR TOP küçük olsa bile, bir işe yarayabileceğini sonunda anlamıştı. Küçük olmak, hiç de düşündüğü gibi kötü bir şey değildi. TIKIR TOP olmasaydı, çocuklar belki de bu yüzden sihirli taşa hiç sahip olamayacaklardı. TIKIR TOP bu yüzden eski küçük haline dönmeye karar verdi. Şimdi o küçük ve mutlu bir toptu.
"Haydi hazırlan,
Sonra yuvarlan,
Bizi kurtar meraktan" diye tezahürat yapınca, TIKIR TOP cesaretlendi ve...... bir kez şansını denemeye karar verdi. TIKIR TOP heyecanlı, çocuklar ise hem heyecanlı hem de çok mutluydular.Şimdi herkes TIKIR TOP'un yuvarlanışını izliyordu. Bakalım neler olacaktı?İşte, beklenen an geldi. TIKIR TOP borunun içine girmeyi başardı. Yuvarlandı, yuvarlandı ve borunun öbür ucundan çıktı. Yanında ise ufacık bir şey parlıyordu.O da ne! Hiç kimse gözlerine inanamıyordu. Hele TIKIR TOP mutluluktan neredeyse uçuyordu. Neden mi? Çünkü TIKIR TOP giderek büyüyordu.Acaba TIKIR TOP nasıl böyle büyüyordu? Evet çocuklar TIKIR TOP'u büyüten şey, borunun içindeki parlak, sihirli taştı. Kim bu sihirli taşa dokunursa, onun istediği oluyordu. İşte bu nedenle TIKIR TOP büyümüştü.Yuvarlaklar ülkesinde herkes çok mutluydu. Çünkü hem TIKIR TOP artık gülüyordu hem de ülkelerine ait sihirli bir taşları vardı. Bundan sonra bu sihirli taşla herkesin tüm dilekleri gerçekleşebilecekti...

Etiket :küçük , sevinç , taş , top , tıkır
Winx.Club
11 Haziran 2008
11:36
Yorumlar :0
 
 
 
 

Kibritçi Kız

KİBRİTÇİ KIZ

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.


Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.


Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.


Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle "Kibrit var, kibrit"diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu...
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.


Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.


Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.


Isınmış, terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.


Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti.

 

Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız'ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.


Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi...Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.


Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş... Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi, geldi...Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü...


Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. -Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler... Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

Etiket :kibrit , kız , kış , nine , soğuk
Winx.Club
11 Haziran 2008
11:29
Yorumlar :0
 
 
 
 

Çirkin Ördek Yavrusu

Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; "Umarım değişir.." dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona "çirkin ördek yavrusu" diye sesleniyorlardı.

 

Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku...Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.

   Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. 

Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.

İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!...

Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.

Etiket :kuşu , yavru , çirkin , ördek
Winx.Club
11 Haziran 2008
10:01
Yorumlar :0
 
 
 
 

Recep Şükrü Apuhan

1958 Şanlıurfa Akçatepe doğumlu olan yazar, ilk ve orta eğitimini İstanbul, Ankara, istanbul gibi değişik okullarda okudu. Liseyi Çanakkale'de bitiren Apuhan, Yüksek okul'u İstanbul'da okudu. Gazete ve dergilerde yazı işlerinde çalıştı,yayın müdürlüğü yaptı. Çeşitli eserler verdi. İnsan ve hayat ilişkisinde, insanın sorumluluğunu vurgulayan eserleri ilgi gördü. Kendi kültür ve medeniyet dünyamızdan oluşturduğu zeminde, everensel örnekleri de ihmal etmeden hayat, güçlü bir katkıda bulunabilmenin yollarını gösterdi. Eğitimci kimliği ile araştırmacı yazar, güzel eserlerini yazmaya devam etmektedir. Konferanslar ve seminerler vermektedir. Halen bir kamu kuruluşunda görevli olan Apuhan, evli ve iki çocuk babasıdır. ..

Etiket :kitap , recep , yazar , yazarı , şükrü
Winx.Club
11 Haziran 2008
08:26
Yorumlar :0
 
 
 
 

Yakup Kadri Karaosmanğolu

Türk romancı, şair, diplomat. Bir dönem senatörlük de yapmıştır.

Manisa'nın tanınmış ailelerinden Karaosmanzadelere mensuptur.

İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı.

1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu.

Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da Lahey, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960]'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en önemli ve ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır.

Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigar’da cinsel aşktan mistik bir aşka geçişi göstermek istemiştir. Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur.

Bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk roman olan Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski yaşam biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir, bireyin değil, toplumun önemli olduğunu anlar ve "milli ideal" denen bir sevdaya tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'si ve ulusudur. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Ona göre geleceğin Türkiye'sinde ne geçmişin Osmanlı'sının, ne Batı hayranlarının, ne de yurt sorunlarından habersiz, yalnızca sanata tapan bireyci aydınların yeri vardır. Romanın baş kişileri gerçi belli tiplere örnek olarak sunulmuşlardır, ama Karaosmanoğlu bunları çok yönlü bireyler olarak yaşatmayı amaçlar.

1942'de CHP Roman Armağanı'nda ikinciliği kazanmış olan Yaban, Karaosmanoğlu'nun en başarılı romanı sayılır. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için övülmüştür. Ancak bazı eleştirmenler de Karaosmanoğlu'nu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamışlardır. Kiralık Konak ile Sodom ve Gomore'de Osmanlı düşüncesini sürdürenlerle Batı hayranı alafranga sınıfın toplumdaki çürüyen organlar olarak nitelenmeleri gibi, Yaban'da da gerici Anadolu köylüsü yoz bir sınıf olarak sunulur. Yeni ulusu yaratmak görevi de vatanı kurtaracak olan aydınlara düşmektedir. Yaban hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla hem de çirkin bir gerçekliği şiirsel bir üslupla dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde saygın bir yere sahiptir.

Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır.

"Türk romanında belki ilk defa tipleri toplumsal koşullara ve tarihsel sürece bağlamaya çalışırken, bu tiplere canlı ve gerçek bir kişilik kazandırma uğruna bilinçli bir çaba gösterdi."

Etiket :kadri , karaosmanoğlu , kitap , yakup , yazar
Winx.Club
11 Haziran 2008
08:22
Yorumlar :0
 
 
 
 

Ömer Seyfettin

Türk yazar, asker ve öğretmen. Türk öykücülüğünün kurucu ismidir. Ayrıca edebiyatta Milliyetçi akımın kurucularındandır, Türkçede sadeleşmenin savunucusudur. Kısa ömrüne çok sayıda eser sığdırmıştır. En tanınan eseri "Kaşağı" isimli öyküsüdür.

1884 yılında Gönen'de (Balıkesir) doğdu. Yüzbaşı Ömer Şevki Bey'le, Fatma Hanım'ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan birisidir. Öğrenimine Gönen'de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey'in görevinin nakli dolayısıyla Gönen'den ayrılan aile İnebolu ve Ayancık'tan sonra İstanbul'a geldi.

Ömer Seyfettin, önce Mekteb-i Osmanî'ye, 1893 ders yılı başında da Askerî Baytar Rüştiyesi'ne kaydedildi. Bu okulu 1896'da tamamlayarak Edirne Askerî İdadîsi'ne devam etti. 1900'de İdadî'yi bitirerek İstanbul'a döndü. Burada Mekteb-i Harbiye-i Şahâne'ye başladı. 1903 yılında Makedonya'da çıkan karışıklık üzerine "Sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla imtihansız mezun oldu.

Ömer Seyfettin, mezuniyetten sonra piyade asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun İzmir Redif Tümeni'ne bağlı Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906'da İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atandı. Bu, Ömer Seyfettin için önemlidir; zira bu vesileyle İzmir'deki fikrî ve edebî faaliyetleri takip edecek ve bunlar içerisinde yer alan gençlerle tanışacaktır. Nitekim batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik'ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik gördü; Necip Türkçü'den ise sade Türkçe ve millî bir dille yapılan millî edebiyat konusunda önemli fikirler aldı.

Ömer Seyfettin Ocak 1909'da Selanik Üçüncü Ordu'da görevlendiridi. Selanik'te çıkmakta olan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi Akil Koyuncu'nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in Yeni Lisan isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlandı.

Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine dağılmak zorunda kaldı. Ömer Seyfettin yeniden orduya çağrıldı, Yanya Kuşatması'nda esir düştü. Nafliyon'da geçen 1 yıllık esareti sırasında sürekli okumuştu. "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" gibi hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hikâyeleri Türk Yurdu'nda yayımlandı. Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler kazandı.

Ömer Seyfettin 1913'te esareti bitince İstanbul'a döndü. 23 Ocak 1913'te Enver Paşa'nın organize ettiği Babıali Baskını'na katıldı. Daha sonra askerlikten ayrıldı, yazarlık ve öğretmenlikle hayatını kazanmaya başladı. Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirildi ve burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazdı. 1914 yılında Kabataş Sultanisi'nde öğretmenlik görevine başladı ve bu görevini ölümüne kadar sürdürdü.

1915'te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım'la evlenmiştir. Bu evlilik Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen bozulunca tekrar yalnızlığına döndü.

1917'den ölüm tarihi olan 6 Mart 1920'ye kadar geçen zaman birçok acı ve sıkıntıya rağmen verimli bir hikâyecilik dönemini içine alır. Bu dönemde 10 kitap dolduran 125 hikaye yazdı. Hikâye ve makaleleri Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde yayımlandı. Bir yandan öğretmenlik yapmayı sürdürdü.

Hastalığı 25 Şubat 1920'de artınca yazar 4 Mart'ta hastahaneye kaldırıldı. 6 Mart 1920'de hayata gözlerini yumdu. Önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilir. Daha sonra mezarı buradan yol geçeceği veya tramvay garajı yapılacağı gerekçesiyle 23 Ağustos 1939'da Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na nakledildi.

En yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem, onun hayatını ve mizacını anlatan, en kuvvetli hikayelerinİ içeren Ömer Seyfettin ve Hayatı adlı bir kitap yazdı ve bu kitap 1935 yılında yayımlandı. Kısa bir süre sonra da bütün hikâyeleri bir kitap serisi halinde basılmıştır ve bu hikayeler günümüzde de sevilerek okunmaktadır.

Etiket :kitap.hayat , seyfettin , yazar , ömer
Winx.Club
11 Haziran 2008
08:16
Yorumlar :0